BIST117.803%1.78
USD6.8642%0.05
EURO7,7563%0.54
ALTIN392,02%-0.03
Akit HaberYazarlarProf. Dr. Hüsamettin İNAÇBir Küresel Güvenlik Meselesi Olarak Libya ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de Jeopolitik Hâkimiyet Kurma Mücadelesi

Bir Küresel Güvenlik Meselesi Olarak Libya ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de Jeopolitik Hâkimiyet Kurma Mücadelesi

Prof. Dr. Hüsamettin İNAÇ

29 Haziran 2020 11:25

2010 sonu itibarıyla Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da başlayan ve ABD ve İsrail’in manipülasyonlarıyla küresel güvenlik meselesi haline dönüşen Arap Baharının vurduğu ülkelerden birisi de Libya oldu. Libya’yı istikrarsızlığa savuran ve parçalanmanın eşiğine getiren ülke ise Fransa’ydı. Hem tarihsel süreç içerisinde ve hem de bugün Afrika’nın başına bela olan sömürgeci Fransa, Kaddafi sonrası dönemde İslamcı bir rejimin Libya’ya hâkim olacağı ve dolayısıyla çıkarlarının zedeleneceği kaygısıyla harekete geçti. Birleşmiş Milletlerin ve NATO’nun kararlarını dahi beklemeden ve Fransa, İngiltere, ABD, Almanya ve BM Temsilcilerinin katıldığı Paris Zirvesi’nin sonucu deklare edilmeden 19 Mart 2011 tarihinde gerçekleştirdiği askeri müdahaleyle ülkeyi kaosa ve anarşiye sürükledi. Müdahalenin resmi gerekçesi, Kaddafi karşıtı güçlerin, muhaliflerin üssü haline dönüşen Bingazi’ye saldırılarını yoğunlaştırmasıydı. Gerçek niyetini gizlemeyen Fransa’nın en büyük önceliği, Kaddafi’nin Fransa bankalarında tuttuğu 200 milyar dolara el koymak oldu. Bu esnada Kaddafi, ABD Başkanı Obama'ya gayet dokunaklı bir mektup yazmış ve El-Kaide militanlarının Amerikan eyaletlerini ele geçirmesi durumunda kendisinin nasıl bir tepki vereceğini içtenlikle sormuştu.

Nihayetinde 20 Ekim 2011’de Libya lideri Muammer Kaddafi’nin isyancılar tarafından linç edilerek ve 11 Eylül 2012 tarihinde ise ABD Büyükelçisi J. Christopher Stevens ve üç büyükelçilik çalışanın Bingazi konsolosluğuna düzenlenen saldırıda öldürülmesi, ülkeyi geri dönülemez bir merhaleye taşıdı. Ne var ki bu süreçten itibaren Kaddafi taraftarları ve karşıtları arasında bir uzlaşma ve petrolün randımanlı bir biçimde işletilmesine dayalı umut dolu bir döneme doğru geçilmesi beklenirken Libya, bu defa daha belalı bir aktörle yüzleşmek durumunda kaldı: Resmi sıfatıyla Libya Ulusal Ordusu Komutanı General Halife Hafter…

1969’da Kaddafi’nin Kral İdris’i devirmesine yardım eden, Kaddafi tarafından Genelkurmay Başkanlığı’na tayin edilen, 1986’da Çad ile çatışan kuvvetlerin başına getirilen Hafter, Fransız destekli Çad tarafından aşağılayıcı bir hezimete uğramıştı. Yıllarca hapiste yatan ve Kaddafi’nin sırtını döndüğü Hafter,1990 yılında CIA ile anlaşma yaparak ABD’de yaşamaya ve kendine ihanet ettiğini düşündüğü Kaddafi’yi devirmek için stratejiler geliştirmeye başladı. 2011 yılında Arap Baharı bağlamında Kaddafi muhalifi hareketlerin başlaması, Hafter için günün doğması anlamına geliyordu. Mısır’da isyancı kuvvetlerin başında bulunduğu ve Kaddafi’nin düşüşüyle birlikte iki yıl yargılandığı zaman dilimi, Hafter’in Kaddafi sonrası dönemde öç alması güdüsüyle bilenmesi için yeterli bir vadeydi.

Bununla birlikte, çökmeden önce Sovyetler Birliği’nde eğitim alan, ana dili gibi Rusça konuşan, Ensar El-Şeria gibi El-Kaide uzantılı gruplarla iltisakı bulunan ve 20 yıl CIA’in rahle-i tedrisinden geçen Hafter, Şubat 2014’te BM destekli seçimler sonrasında ülkenin doğusunda -sınırlı da olsa- güç kazanmayı başardı. 2014’te Bingazi’deki isyancılara karşı “Onur Operasyonu” başlatan Hafter, 2015’te Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi tarafından “Libya Ulusal Ordusunun Komutanı” olarak atandı. Şubat 2016’da Bingazi’yi geri alan, Petrol Hilali Bölgesinde yer alan stratejik hedeflere (Sidre, Ra’s Lanuf, Brega ve Ecdebiye) birbiri ardınca operasyonlar tanzim eden Hafter,2017’de Derne’nin kontrolünü de eline geçirdi. Ancak tüm operasyonlar toplu katliamlar, gözaltında ölümler, sistematik işkence ve tecavüzlerle kabarık bir sicili de –savaş suçlusu- Hafter’in sırtına yüklemekteydi.

Tüm bu gelişmeler yaşanırken Birleşmiş Milletler’in (BM) devreye girmesiyle 17 Aralık 2015 tarihinde Fas’ın Suheyrat şehrinde Libya Siyasi Anlaşması deklare edildi. Anlaşmaya göre, Tobruk ve Trablus’ta bulunan iki meclis, Trablus’ta Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) Başkanlık Konseyi kurulmasına ve başkanlığına Fayiz es-Sarrac’ın getirilmesine karar verdi. Bu anlaşmayla birlikte Libya’nın uluslararası anlamda tek meşru hükümeti, BMGK 2259 sayılı kararıyla –hiçbir tartışmaya mahal vermeyecek bir biçimde- UMH olmuştu. Ne var ki, Hafter’in ve arkasındaki şer güçlerin baskısıyla başında Akile Salih’in olduğu Tobruk’taki Temsilciler Meclisi bu anlaşmayı onaylamadı. Haliyle bu durumun uluslararası hukuk açısından hiçbir anlamı yoktu.

BM kararlarını ve uluslararası hukuku tanımayan Hafter, uzun soluklu bir hazırlık döneminden sonra Nisan 2019’da UMH’ye karşı geniş kapsamlı bir operasyon başlattı.Operasyon sürecinde hızla ilerleme kaydeden Hafter’i hiç beklemediği bir sürpriz beklemekteydi: Türkiye 27 Kasım 2019 tarihinde Libya ile “Deniz yetki Alanlarının Sınırlandırılması Mutabakatı Muhtırası” ve “Askeri İşbirliği Mutabakatı Muhtırası” başlıklı iki anlaşmaya imza attı. Üç yıl süreyle geçerli olacağı ve müteakip dönemde yıllık uzatılacak zapta geçen ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki Münhasır Ekonomik Bölgesini (MEB) azami seviyeye taşıyan anlaşmaya göre;

Libya'da Ani Müdahale Kuvveti kurulmasına Türkiye tarafından eğitim, danışmanlık, malzeme ve planlama desteği verilecek

Türkiye'de ve Libya'da ortak 'Savunma ve Güvenlik İşbirliği Ofisi' kurulabilecek

Kara, deniz ve hava araçları, silahları, eğitim üsleri tahsis edilebilecek. Bu durumda mülkiyet, tahsis edilen ülkeye ait olacak

Ortak askeri planlama, eğitim, silahların kullanılmasına yönelik danışmanlık verilebilecek

Ortak tatbikatlar, istihbarat paylaşımı, "barışı koruma" operasyonları yapılabilecek

Libya'ya "Misafir Personel" olarak adlandırılan 'savunma ve güvenlik kuruluşu mensubu siviller' ve birlikler gönderilebilecek.

Askeri gereçler hibe edilebilecek, satılabilecek ya da kiralanabilecek. Libya’ya teknoloji tarnsferi için lisans verilebilecek.

Türkiye’nin 27 Kasım 2019 tarihinde Libya hükümeti ile Deniz Yetki Sınırlandırması Anlaşması ile Güvenlik ve Askeri İşbirliği Anlaşması imzaladı. Bu anlaşmalarla Türkiye, 2000’li yılların başından itibaren GKRY, Yunanistan, Mısır ve İsrail’in kendi aralarında yaptıkları işbirliği ile Türkiye’nin jeopolitik olarak kuşatılması ve Doğu Akdeniz’deki doğalgaz kaynaklarından mahrum bırakılmasına yönelik statüko kurma çabalarını boşa çıkardı. GKRY’nin 2003’te Mısır, 2007’de Lübnan ve 2010’da İsrail ile imzaladığı Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) anlaşmaları bu çerçevede değerlendirilebilir. Libya ile imzaladığı “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması” anlaşması Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki MEB alanını maksimum düzeye çıkardı. Ayrıca Yunanistan’ın tek taraflı deniz yetki alanları ilan ederek Türkiye’yi Kuzey Kıbrıs ile Türkiye kıyıları arasına sıkıştırma planı da çökmüş oldu. Güvenlik ve Askeri İşbirliği anlaşması ise Türkiye ve Libya’nın ilk anlaşma ile oluşan çıkarlarının korunması bakımından tamamlayıcı rol oynamakta ve ayrıca Türkiye’nin Libya’nın geleceğinde söz sahibi olmasının da önünü açmaktadır.

Tüm bunların yanı sıra Türkiye’nin Libyaya asker göndermesinin gerekçesi; Hafter kontrolündeki sözde Libya ulusal ordusunun ülkede faaliyet gösteren Türk şirketleri ve Akdeniz’de seyreden Türk bandıralı gemilere yönelik oluşturduğu tehditler ve Trablus’a yönelik saldırıların oluşturduğu istikrarsızlığın, sivilleri tehlikeye atması ve yeni insani trajedilere yol açmasıyla birlikte DEAŞ ve El Kaide gibi terör örgütlerinin eylemlerine uygun bir ortam oluşturması ve kitlesel göçleri tetiklemesidir.

Türkiye’nin Libya’ya asker göndermesinin temel gerekçelerinden birisi de sivillerin korunması ve insani trajedinin önüne geçilmesidir. Özetle Türkiye’nin Libya’ya asker göndermesi; gerek BM kararları gerekse iki ülke arasındaki anlaşmalar ve tezkerenin iç hukuka uygun olarak işletilmesi açısından bakıldığında uluslararası hukuka bir aykırılık içermemektedir. Türkiye’nin Libya’ya asker göndererek inisiyatif üstlenmesi Libya’daki askeri ve siyasi dengenin Türkiye’nin lehine olacak şekilde sağlanmasına yöneliktir. Bununla birlikte Türkiye’nin Libya ile imzaladığı anlaşmaların kalıcı bir şekilde sonuç vermesi ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki haklarının korunması Libya’nın istikrarına bağlıdır. Bununla birlikte Türkiye’nin Libya’da doğrudan muharip bir rol üstlenmemesi beklenmemelidir. Türkiye’nin rolü Libya’da istikrarın sağlanması, çatışmanın dindirilmesi, terörize ortamın bertaraf edilmesi ve Libya’daki çatışmanın siyasi müzakere çerçevesinde çözülmesine katkıda bulunmaktır. Dolayısıyla Türkiye’nin asker gönderme konusu dâhil Libya’daki temel politikası proaktif bir niteliğe sahiptir ve bu çerçevede önümüzdeki süreçte telafisi zor durumların ortaya çıkmasını engellemeye yöneliktir.

Nitekim Türkiye’nin SİHAlar marifetiyle yürüttüğü etkin müdahalesi neticesinde Fransa’nın desteklediği Libya’nın doğusundaki garyimeşru silahlı güçlerin lideri Hafter’in siyasi hayatını bitirecek ve meşru Trablus hükümetine Tarhune ve önemli bir hava limanı olan Vatiyye’yi kazandıracaktı.

Türkiye’nin deniz sınırlarını belirleyen mutabakat zaptına imza atması ve asker gönderme yönünde tezkere kararını çıkartması Libya’da ikili yapıyı daha da belirgin hale getirdi. Bir yanda UMH’nin en yakın müttefikleri Birleşmiş Milletler, Türkiye, Katar ve İtalya, öte yanda ise sözde Libya Ulusal Ordusu’nun komutanı Hafter’in en büyük destekçileri BAE, Rusya’nın paramiliter kuruluşu Wagner Grubu, Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün ve Fransa ve bunlara ilaveten Sudanlı ve Suriyeli paralı askerler. İki ordu ve iki meclisin dışında ülkede iki de Merkez Bankası mevcut. Trablus’taki merkez bankası İngiltere’de, Bingazi’deki merkez bankası Rusya’da kendi paralarını basıyor. Ne var ki iki taraf da birbirlerinin paralarını kabul etmiyor. Bu durum petrol ihracatını önemli ölçüde olumsuz etkiliyor. Nitekim petrol akışını kontrol eden ülkelerin kuklası konumunda olan Hafter’in en büyük misyonu, Libya’daki petrol üretimini durdurmak suretiyle Suudi Arabistan ve Rusya’nın petrol gelirlerini artırmak ve petrol fiyatını belirli bir standardın altına düşürmemek.

Üst üste yenilgiler alarak gerileyen Hafter, 12 Ocak 2020’de Rus-Türk uzlaşmasının bir ürünü olarak ortaya çıkan ateşkes sürecine önce katılıyor ama anlaşmadan imza atmadan otelinden kaçıyor. Buna ilaveten 19 Ocak'ta Almanya'nın başkenti Berlin'de düzenlenen Libya konulu konferans ve Birleşmiş Milletler (BM) himayesindeki Ulusal Diyalog Konferansı (Gadamis) gibi birçok girişimdeki ateşkes çağrılarını görmezden geldiği biliniyor.Bu bağlamda Türkiye’nin komşu ülkeler olan Tunus ve Cezayir’le yürüttüğü diplomasi ayrı bir önem kazanıyor. Özellikle Buteflika döneminde etkin bir dış politika yürütmekten uzak olan Cezayir’in yeni devlet başkanı Tebbun, “Trablus kırmızıçizgimizdir” diyerek Türkiye’yle birlikte aktif dış politikaya dönüş yönünde bir işaret fişeğini ateşlemiş durumda. Ateşkesin akabinde Berlin Zirvesini toplayan Almanya’nın çabaları ise oldukça dikkat çekici bir inisiyatif olarak gündeme oturuyor. Ne var ki Avrupa Birliği’nin (AB) itici gücü olan Almanya’nın da zihni bir hayli karışık. Bir yandan Libya’da çıkabilecek büyük çaplı bir savaşın sosyo-ekonomik ve demografik sonuçlarından korkuyor. Öte yandan – en başta Almanya ve Fransa olmak üzere- AB’nin menfaatine uygun bir zemin oluşturana kadar krizi sürdürme planları yapıyor. Nitekim yakın tarihe bakıldığında Avrupa’nın insafına bırakılan bir ihtilafın çözümlendiğine hiçbir zaman şahit olmuyoruz.“Dağ fare doğurdu” özdeyişiyle betimlenen Berlin Zirvesi’nin belki de tek önemli sonucu, Türkiye’nin Libya’da bir garantör konumuna yükselmesi ve –Türkiye’nin desteğiyle Zirve’ye katılan – Cezayir ve Tunus’un uluslararası birer aktör olarak kabul edilmesi olarak görülebilir. Zira 55 maddeden oluşan metnin altında, Rusya’da da masadan kaçarak ateşkese destek vermeyen Hafter’in imzası bulunmuyor.

Tüm bu uzlaşma çabalarına olumsuz cevap veren ve 2014’ten itibaren dokuz barış inisiyatifini baltalayan Hafter, Birleşik Arap Emirliklerinin temin ettiği dört Rus yapımı Pantsir hava savunma sisteminin Türk ordusu tarafından imha edilmesi, Tarhune ve stratejik Vatiyye askeri üssünün UMH tarafından ele geçirilmesinin akabinde bir anda ateşkes ve siyasi çözüm arayışına yöneldi.

Hafter ve müttefikleri bu kapsamda 6 Haziran'da Mısır'ın başkenti Kahire'de toplandı. Yapılan görüşmelerin ardından Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, Hafter ve siyasi müttefiki Tobruk Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih, düzenledikleri ortak basın toplantısıyla "Kahire Bildirgesi" isimli bir girişimi duyurdu.

Uzun süredir ülkede siyasi çözüm için yürütülen tüm diplomatik çabalara kulaklarını kapatan ve dokuz farklı barış girişimini baltalayan Hafter, Kahire Bildirgesi'yle Libya'ya yönelik yeni bir siyasi girişim başlattıklarını ve 8 Haziran itibarıyla ülke genelinde ateşkes çağrısı yaptıklarını açıkladı.

Bu gelişmelerin uluslararası toplumda ve medyada önemli yansımaları ortaya çıktı. New York Times gazetesi, “Türk ateş gücüyle desteklenen Libyalı savaşçıların başkent Trablus’taki büyük bir hava üssünü ele geçirmiş olmasının Hafter’in sonunu getirebileceğini” ve “artık Türkiye’nin Libyası oldu” denilebileceğini deklare etti.Ateşkes konusu hakkında Türkiye’nin Libya Özel Temsilcisi Emrullah İşler’in “Türkiye ve Rusya arasında asıl mesele, Libya Hükümeti’nin Sirte ve Cufra’yı almadan masaya dönemeyeceği gerçeğidir” sözleri ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun “artık Hafter’i bir aktör olarak görmüyoruz” ifadeleri üzerine Mısır, Türkiye’ye adeta savaş ilanında bulundu. Bundan sonra düğümü çözecek olan petrol zengini liman kenti olan Sirte ve Rusların uçaklarını gönderdiği Cufra Hava Üssünün teröristlerden temizlenmesi olacaktır. Zira Türkiye ve UMH’nin başlattığı Zafer Yolu Operasyonu’nun asıl menzilleri bu iki yerleşim biriminden geçmektedir.

Prof. Dr. Hüsamettin İNAÇ

Akit TV köşe yazarı