BIST97.324%-1.11
USD5.8598%0.03
EURO6,5383%0.05
ALTIN279,61%0.00
Akit HaberYazarlarGünay Ertan AkgünSallandıkça mı akıllanacağız?

Sallandıkça mı akıllanacağız?

Günay Ertan Akgün

01 Ekim 2019 11:50

Dün İstanbul – Silivri açıklarında Marmara Denizi’nin 9.8 km derinliğinde AFAD’a göre 4.6, Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırma Merkezi verilerine göre 4.7 büyüklüğünde bir “deprem” meydana geldi. Yani yine sallandık. Bu depremden önce de 02:56’da 1.8, 09:21’de 2.5 ve 10:30’da da 3.1 büyüklüğünde ufak çaplı sarsıntılar meydana gelmiş, bunlar büyüklüğünden dolayı 4.7 gibi hissedilmemişti. Artçılar şeklinde devam edecek mi, bunu zaman gösterecek?

Musibet yaşamadan nasihatin değerini bilmeyen bu toplum ile devlet zevatı, artık bir hafta – 10 gün boyunca depremi ve etkilerini tartışıp duracaklar. Bu tartışma; kime ne fayda sağlayacak, ne kadar etkili olacak ya da bir şeyler değişebilecek mi, bunların cevaplarını ilerleyen süreçlerde hep birlikte göreceğiz. Ha bu arada peşinen söyleyeyim – önceki yaşanılmışlara da bakılınca – HİÇBİR ŞEY DEĞİŞMEYECEK!”.

Depremin yıkıcı etkileri olmadan önce alınması gereken tedbirlerle ilgili sürekli olarak bir şeyler yazılıp çiziliyor, bu durum yine devam edecek. Hatta olayın manevî boyutlarında da değişiklikler olacak, “ilahî ikaz” olarak kabul edilen depremden dolayı “Allah korkusu” ve “kulluk yapma bilinci” aklımıza gelecek, bir yerlerimiz tutuşmaya başlayacak ve huşû içerisinde “ibadet” e dalacağız. Neticede sallandıkça aklı başına gelen bir toplum olduğumuz için, Allah – ü Teala (c.c.) da o anda aklımıza geliyor. Bir şeylerin kafamıza “dank” edebilmesi için “musibet” mi yaşamak gerekiyor?

Yaşanılan bu depremin büyüklüğünden dolayı maddî – manevî kayıplara yol açmaması sevindirici bir gelişme. Ancak daha büyüğünün olmayacağının garantisini kimsenin veremeyeceğine göre, ne tarz tedbirler almak gerekir? Gelin hep birlikte çözüm aramaya ve bu işin üstesinden gelmeye çalışalım:

Ülkemiz, değişik risk bölgeleri altında da olsa deprem kuşağında yer almaktadır. Bu kaderle yaşamak zorundayız. Yerleşim yerlerinin planlanması, havaalanları – karayolları güzergâhları ile liman yerlerinin belirlenmesi, sağlık – eğitim – askeri vb. kamu binalarının “yerleşke” (kampüs) durumu belirlenirken fay hatları dikkate alınmalı ve ona göre iskân edilmelidir. Bu yapıların çevresi de “imar” a kapatılmalı ve “yapılaşma” ya müsaade edilmemelidir. Bu tespit, temenniden öteye götürülmeli ve bununla ilgili “acil eylem planı” hazırlanmalıdır. Bu durum; Deprem esnası ve sonrasında ortalığın Arap saçına dönmemesi ve acil müdahale edilebilmesi, enkazların rahat bir şekilde kaldırılabilmesi, - böyle bir durum istenilmez ama – yaralı ve ölülere rahatlıkla ulaşılabilmesi, maddî – manevî kayıpların minimize edilmesi açısından büyük önem taşımaktadır.

Son iki yıldır ülke gündemini meşgul eden ve beraberinde de bazı tartışmaları gündeme getiren “imar affı” uygulamalarının ters tepmesi ve “sadece devlete harç yatırılıyor” mantığıyla eşdeğerde tutulması, “çürük” diye kabul edilen binaların “iskânlı” hale getirilip yasallaştırılması, buraların beşik gibi “sallanan mezar” olmalarını önleyemeyecek ve olası bir depremde can ve mal kayıplarımız artacaktır. İmar Kanunu ve Deprem Yönetmeliği’ne uygun yapılmayan – bilhassa çürük yapı sınıfına girenler olmak üzere – tüm binalar yıkılmalı, “güçlendirme” yoluyla sağlamlaştırılacak olanlar revizyondan geçirilmelidir. Unutmamalıdır ki, “binalar; “yasalaştırma” yoluyla değil, “güçlendirme” yoluyla sağlamlaştırılırlar.”

“Şehircilik” i mahveden, mantar gibi türeyen ve silueti de olumsuz yönde etkileyen “Yüksek Bina” yapımından bir an önce vazgeçilmelidir. “Dikey Mimari” diye sürekli eleştirilen bu konu lafta kalmamalı, bir an önce “imar” durumları revize edilmeli ve kitabına uydurulmamalıdır. Ayrıca zemin etütleri sıkıntılı olan “zemin emniyet gerilmesi” minimum 1.80 ton/cm2’nin altında olan yerlere yüksek ve hantal yapılar yapılmamalı, zeminlerin iksası / iyileştirilmesi yoluna gidilmemeli, gerekirse basit yapıların yapımına izin verilmelidir.

1999 Depremi’nden sonra 2000’li yılların başından itibaren “Proje Müşavirliği” nin yerine getirilen ve yerel yönetimlerin yasal sorumluluğundan çıkartılan yapı kontrol ve denetim görevini üstlenen “Yapı ve Proje Denetim” şirketlerinin yetki/ görev ve sorumlulukları yeniden gözden geçirilmeli, “ahbap – çavuş ilişkisi” ne son verilmelidir. Bu tarz şirketlerin, görevlerini hakkıyla yapabilmeleri için vergi – SGK prim teşviki ve bazı muafiyetler getirilmelidir ki tamamen ticaretten “teknik sorumluluk” a yönelmiş olsunlar.

İyi niyetlerle çıkartılan “Kentsel Dönüşüm Yasası” nı güncellemek gerekir. Kat malikleri ile müteahhitleri karşı karşıya getirten, mahkeme salonlarında bekleten bu uygulama artık sorunları çözmekten, kentleri dönüştürmekten ziyade her şeyi Arapsaçına dönüştürmüş durumda. “Pilot Bölge” olarak seçilen İstanbul – Kadıköy / Fikirtepe’deki uygulamalar ortada iken şimdi her yerden buna benzer haberler gelmekte, başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin dört bir tarafından “dönüşüm enkazları” haberleri gelmektedir. Parsel bazındaki dönüşümler yasaklanmalı, ada bazında dönüşüme izin verilmelidir. Bunlar tasarlanırken deprem, sel, büyük çaplı yangın faciaları da göz önünde bulundurularak “Acil Toplanma Merkezleri” ile “Sığınaklar” ın yapılmasının gerekliliği de unutulmamalı, buralarda avm – büfe – otopark ya da yürüyüş yolları yapılmamalıdır.

Nüfus popülasyonunun yoğun olduğu bölgelerde, ulaşım – otopark sıkıntısı “çözülemez” hâle geldiği / geleceği için bir an önce alternatif yolların yapımına gidilmeli, merkezî noktalarda “ortak otopark” lar inşa edilmeli, sokak ve caddelerde araç parkına izin verilmemelidir. Deprem tarzındaki afet gibi durumlarda “panik” hali yadsınamayacak derecede fazla olduğu ve park yapma şekillerini de gördüğümüz için bu yollardan ulaşımın sağlanması önem arz etmektedir. Yeni imara açılacak bölgelerin yol planlamaları yeniden gözden geçirilmeli ve yıllar önce rahmetli Adnan MENDERES’in İstanbul – Fatih’teki Vatan Caddesi’ni inşa ettirme mantığını kimsenin aklından çıkartmaması lazım.

Teklif mahiyetinde sunduğumuz ve sıralamaya çalıştığımız tedbirleri daha da arttırmamız mümkündür. Ancak, her şey “eğitim” ve “bilinçlenme” yle doğru orantılı olduğu için deprem konusunda yapılacaklar hakkında tâ ilkokul sıralarından başlayarak bir an önce uygulamalı eğitimlerin verilmesi – bir ara “Deprem Dede” olarak da tanınan rahmetli Prof. Dr. Ahmet Mete IŞIKARA’nın faaliyetleri göz dolduruyordu – ve ebeveynlerin de bu tarz eğitimlere tabi tutulması, yerel idarecilerin kurum içi eğitimden geçirilmesi gerekmektedir. Akıllanma böyle olur, sallanmayla değil!...

Her türlü tedbiri aldıktan sonra takdiri Allah’a bırakmalıyız. Hani şair diyordu ya “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.” Tedbir almadan takdirle uğraşmak, tam köteklik bir durum. Böyle bir durum da ancak “korku” verir. Atalarımızın da dediği gibi “Korkunun, ecele faydası yoktur.” Ahlanıp vahlanmamak, acı yıkımların üzerinden kahrolmamak adına – çok acil bir şekilde – gerekli tedbirleri alıp, işimize gücümüze bakmalıyız.

Günay Ertan Akgün

Akit TV köşe yazarı

Reklam