BIST108.991%0.83
USD6.7214%0.38
EURO7,5416%0.82
ALTIN372,99%0.23
Akit HaberGündemKarantina da aynaya bakmak: Bir hikaye ve kalbin dinginliği
Gündem

Karantina da aynaya bakmak: Bir hikaye ve kalbin dinginliği

Yazar Sevgi Yiğit bu karantina günlerinde ''dingin bir kafayla mutmain bir kalp...'' diyerek yeniden bir iç sorgulama gerektiğini yazdı...

22 Mayıs 2020 18:46

İşte o yazı; 


''Telaşsız, yumuşak; dokunan ama acıtmayan cümleler, dingin bir kafayla mutmain bir kalbin mahsulleridir. 

Sesi çıktığı kadar bağıranların, güçlerinin yettiğinden fazlasını yıktıklarına şahit oluşumuza şaşırmamak icap eder bu yüzden. Zira şu insanlığın çığırtkanlardan çektiğini kaç sessizdir ki insana çektiren?

Peki, bu işte bir terslik yok mu? 

Canı yananlar, canının yandığı yerden sükuta bürünürken can yakanların yaktıkları canların neredeyse hepsinden fazla veryansın ettiği şu çağda, yaşadıklarımız bir dengesizlik durumundan daha ziyade bir sağlık sorunu değilse nedir?

Hatta sağlık sorunu dahi değil. Çünkü son nefesinin boynunu henüz vurmamış olan biri için bu bir sağlık sorunu olabilir ve her şeyin başı sağlıktır lakin zalimin sesinin mazlumun sesinden fazla çıktığı yerde her şeyin başı dağlıktır.

Yanlış duymadınız. Dağlıktır! 

Bir ağacın odun olmasının bile bir yolu yordamı vardır. Odundan ziyade bir tahtaya ihtiyaç duyuyorsak mesela odun olanın belli aşamalardan geçmesi gerekir. 

Kesilmeden, yontulmadan, bilenmeden, törpülenmeden önümüze servis edilen her şey çoğunlukla dağlıktır!

Demire ruh veren ateş, kaba şekil veren bıçaktır. Yananın ateşe değdiği, kesilenin bıçakla temas ettiği yerde zarafet başlar…

İbrahim’in bıçak altına korkusuz yatışındaki teslimiyet işte biraz burada da tecelli eder.

Bir de Anadolu’yu bilirsiniz. Her köşesinde sessiz esen yellerin taşıdığı hikayeler nice topraklarda yeniden biter. 

O hikayelerden biri şöyle:

Melek derlermiş adına, kendi yağıyla kavrulan bir köye göçmen olarak gelmiş. İki farklı yastığa baş koymak varmış kaderinde. Baş koyacağı ikinci yastık bizim memleketteymiş, biz de büyüklerimizden duyup öğrendik. Fakat derler ki yastık değişir, kader değişmezmiş.

Zaman zaman bir ah çeker imiş, nam-ı diğer Melek ebe. Ahının sebebini soranlara “Karahisar Dağları’nda yavrum kaldı.” Dermiş Neden sonra öğrendik savaşın acımasız yüzünün Melek ebenin hayatına da bir sille vurduğunu. Hikayeye göre Karahisar Dağları olarak bahsedilen dağları aşıp savaştan kaçarken ağzı süt kokan yavrusunu o malum dağa fırlatıp öyle gelmiş köye Melek ebe. Bir yavruyu bir dağın kucağında ölüme teslim etmiş yani. Sonra o çocuk dağ olmuş, dağ küçülüp zerre olmuş bir annenin yüreğinde.

Bu yüzdendir ki biri içli içli bir ah çekti mi: “Melek kesildin!” Derler buralarda. Lakin yazgıya bakılırsa biz Melek kesilmedik, kesilemeyiz de şüphesiz. Çünkü zulme sesimizi yükseltecek kadar gür bir sesin sahibi hiç olamadık. Zalim esip gürledi, biz hep kabımıza çekildik. Ümmetin soluğunu kesti bir fitne, bir sen-ben kavgası, bir ayrılık… Ez cümle biz dağ gibi duruyoruz belki ama çevremizi sarmış bir dağlık…

Melek ebeye bakılırsa onun hikayesinde de her şeyin başı dağ ve en çokta dağlık…
Velhasıl insanın hakka yürüdüğü, 
Suyun kurak yüreklere aktığı, 
Ateşin en çok da söndürmek için yandığı ve 
Bıçağın İbrahim’i değil korkuyu kestiği yerde ancak bitebiliyor dağlık, talihsizlik, kargaşa, karanlık…

Onun tükendiği yerden başlıyor sonra sağlık, istikbal, suhulet ve nihayet aydınlık!'' 


 

Yorumlar